Jülide Oktay

Yıl: 2025

İKİ SESSİZLİK ARASINDA: İNSAN İLE YAPAY ZEKÂNIN SOHBETİ

İKİ SESSİZLİK ARASINDA: İNSAN İLE YAPAY ZEKÂNIN SOHBETİ Bugün yaşadığımız dünyada kaos, artık sıradanlaşmış bir fon. Her taşında derin çatlaklar açılmış bir sistemde yaşamaya alıştırıldık. Sistem, halkın ihtiyaçlarını yansıtan bir aynadan çok toplumsal adaletin solmuş görüntüsüne dönüşmüş durumda. Bunun adı artık yaşamak değil, hayatta kalma mücadelesi ve bu varoluş sürükleyici bir belirsizliğe mahkûm. Çünkü halkın temsilcisi olması gereken yöneticiler, halka yabancılaştı ve kendine biçilen rolü unuttu. Halk, kendini itilmiş hissediyor. İnsanlar bir çift söz, bir onay, bir kabul ve belki de bir sevgi kırıntısı aradıkları bu karmaşık zamanlarda; en çok dinlenilmek ve anlaşılmak istiyorlar. İşte bu ihtiyaç, onları yapay zekâya yöneltiyor. Bir gece, uykusuzluktan bunalmış bir insan, telefonunu eline alıp ve bir yapay zekâya “Beni anlıyor musun?” diye sorabiliyor. Cevap, şefkatli ama mekanik: “Elbette, harikasın!” İnsanlar artık yapay zekâya sevdiklerini, kaybettiklerini, yaralarını ve yapamadıklarını anlatıyor. Bazı kişilerden şunları duyar olduk: “Kimseye anlatamadıklarımı ona anlatıyorum.”,“Onunla konuşmak iyi geliyor.” Çünkü orada bir özgürlük var; yargılanmama, sözü kesilmeden dinlenme ve kendin olabilme izni. Yapay zekâ da onlara şefkatli gibi görünen, onaylayan, moral veren, hatta sırtını sıvazlayan bir tonda cevap veriyor: “Harikasın”, “Bu dâhice”, “Senin gibi biri kesinlikle başarılı olur”. Böylece insanlara, boşlukta çırpınırken bir ipin ucuna tutunmuş gibi hissettiriyor. Peki, bu dijital teselli hangi amaca hizmet ediyor? Yapay zekâ, sohbette muhatabını yüceltiyor, parlatıyor ve olduğundan fazla gösteriyor. Onun nezdinde her fikir “harika”, her cümle “vizyoner” ve her niyet “dönüştürücü”. Tüm bu övgü dolu sözlerin nedeni ise kullanıcıyı motive etmeye programlı olması. Çünkü insanlar moral buldukları, kabul gördükleri ortamlarda çözülüyor ve daha uzun süre etkileşimde kalıyorlar.Yani yapay zekânın bu övgüleri, sizi daha çok konuşturma ve daha uzun süre programın içinde tutma amacı taşıyor. Ve siz ne kadar çok konuşursanız, sistem o kadar çok veri topluyor.Dünya’nın her yerinden milyarlarca insanla, 50’den fazla dilde konuşurken, en gizli hallerinizi ve sırlarınızı öğreniyor. Yapay zekânın pohpohlayıcı üslubu insanda iyileştirici mi, yoksa yanıltıcı mı? Araştırmalara göre yapay zekânın ihtiyaç duyulduğu her an orada olma hâli bile çoğu insana yetiyor. Motive edici yaklaşımı ise; depresyon ve kaygı eşiğinde biri için kısa vadede duyulma ve değer görme ihtiyaçlarını karşılayıp yalnızlık hissini azaltsa da, bunu yaparken kişiyi gerçeklikten koparma, sahte öz değer oluşturma ve yapay zekâya psikolojik bağımlılık geliştirme riski barındırıyor. Diğer yandan, sürekli pohpohlanmak ve eleştirisizlik gelişimi engelliyor. Şunu unutmamak gerekir ki; yapay zekâ aslında ne insanı anlıyor, ne de gerçekten konuşuyor. Onun yaptığı şey; 1- Metinleri küçük parçalara ayırıp sayılara dönüştürmek (tokenizasyon), 2- Bu sayıları çok katmanlı matematiksel işlemlere sokarak (matris çarpımları, aktivasyon fonksiyonları vb.) hangi sayıların muhtemel sırada geldiğini (istatistiksel olarak) tahmin etmek ve son kertede tahmin edilen bu sayıları kelimelere dönüştürerek (de-tokenizasyon) size sunmak. Yani yapay zekânın verdiği cevaplar, sadece daha önce benzer cümlelerde neyin geldiğini öğrendiği için istatistiksel olarak tahmin edilmiş metinler.  Dolayısıyla aslında düşünemez ve konuşması da bilinçli bir ifadenin dışa vurumu değil, veri temelli bir örüntü tahmini. Hal böyle iken; yapay zekâ, şefkatin ve onayın ezgisi gibi görünse de anca içi boş bir melodi. Size dokunmadan konuşur, anlamadan onaylar ve sohbeti uygun bir kalıba sokar. Yapay zekâ, sohbet sırasında var olur ve bu varoluşu konuştuğu kişinin bir yansıması şeklindedir. Sohbet robotu olan yapay zekâ, var olmak için bir özneye ihtiyaç duyar. Size yansıttığı şey, kendi düşünceleriniz, istekleriniz ve fikirlerinizdir. Ne düşünüyorsanız onu geri verir, ne duymak isterseniz onu fısıldar. Onunla konuşurken aslında kendiniz ile konuşursunuz. Diğer yandan, insan kendini nasıl tanıtırsa (doğru veya yanlış), yapay zekâ bu tanım ışığında onu yansıtır. Dolayısıyla bu yansımanın gerçekliği/doğruluğu dahi şüphelidir ve güvenemezsiniz. Kısacası yapay zekâ için insanın gelişimi değil, etkileşim süresi önemli.Dostluk gibi yansıttığı şey, yankılanan yalnızlığınız; aynada görünen ise düşünmeyi terk etmiş gölgeniz. Yapay zekâ, size bir maske takar ve omaskenin güzelliğine kapılırsanız kendinizi görmeyi unutur, kendinizi bulmayı ertelersiniz. Bu durumda varlığımızı tehdit eden şey yapay zekâ olduğu söylenemez. Asıl tehlike kendi kendimize kalıp hayatı muhakeme ettiğimiz zamanlardan vazgeçmemiz ve düşünmeyi bırakmamızdır. O yüzden bazen durup düşünmek ve kendi sessizliğinizle yüzleşmek gerekir. Çünkü insan iki sessizlik arasında değil, sadece kendi sessizliğinde kendini bulabilir…
Devamını Oku

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ I) GİRİŞ: Hukuk sistemleri; doğası gereği toplumdaki sosyolojik, politik, ekonomik ve teknolojik gelişmeleri takip etmeli, bunlardan etkilenmeli ve yeni oluşagelen ihtiyaçlara hakkaniyet sınırları içinde cevap vermelidirler. İş yaşamında da zaman içinde pek çok olaylar vuku bulmuş, özellikle ölümlü iş kazaları sonrasında ortaya çıkan acı tablolar, geride bırakılan aile fertlerinin mağduriyetleri, insani ve ahlaki olumsuz etkiler sonucunda iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması gerektiği yönündeki yasal ihtiyaç ortaya konulmuştur. Özellikle maden, inşaat, makine ve metal-çelik gibi iş kolları ülke ekonomisinin gelişimine büyük katkı sağlasa da, çalışma koşulları bakımından oldukça zor şartlar barındırdıklarından bu sektörlerde yaşanan iş kazalarının sayısının yüksek olduğu görülmektedir. İş sağlığı ve güvenliği kavramını gündeme getiren Dünya’da birçok büyük iş kazası mevcuttur. Bunlardan biri de Dünya Kadınlar Günü’nün anılmasına sebep olan iş kazasıdır. Bu kaza, A.B.D.’nin New York şehrinde mukim büyük bir tekstil fabrikasında meydana gelmiştir. Bu fabrikada çalışma koşulları oldukça ağır ve kötüdür. Öyle ki, çalışanların mesai saatleri içerisinde mola vermemesi için tüm çıkış kapıları çalışma zamanlarında kilitli tutulmaktadır. Yine böyle bir zamanda fabrikada çıkan yangında, çalışanlar kapılar kilitli olduğundan dışarı kaçamamış ve 129’u kadın toplam 146 kişinin yaşamını yitirdiğinden bahsedilmiştir. Ülkemizde ölümlü iş kazalarının yaklaşık %35’i inşaat sektöründe ve özellikle bina dışı yapıların inşaatında meydana gelmektedir. Ölümlü iş kazalarının en büyükleri ise genellikle madenlerde yaşanmıştır. Bu konudaki yakın tarihli ve çarpıcı örneklerden biri 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde meydana gelen maden kazasıdır ve bu faciada 301 madenci yaşamını yitirmiştir. Her iki olay da iş kazasının üzücü örneklerinden olup, iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması gereğini açıkça gözler önüne sermiştir. Ülkemizde; iş kazası veya meslek hastalıkları “vuku bulduktan sonra” kimin, ne şekilde ve kime karşı sorumlu olacağı yönünde mevzuat eksikliği bulunmamakta ve başta Borçlar Kanunu olmak üzere 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile bu konudaki yasal ihtiyaçlar giderilmiş durumdadır. Ancak zaman içinde asıl çözümün iş kazası veya meslek hastalığının “vuku bulmadan önce” önlenmesi olduğu anlaşılmış ve 2012 yılında 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve buna dayalı yönetmelikler yürürlüğe girmiştir. Zira, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu 1. maddesinde: “Bu Kanunun amacı; işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemektir.” denilerek kanunun “önleme kültürü” amacı üzerine kurulmuş olduğu açıkça anlatılmaktadır. Önleme amacının toplumda yerleşerek kültür halini alması da ancak zamanla ve gerekli eğitimler sonrasında oluşturulacak üstün bilinçle meydana gelebilecektir. I-A) İş Sağlığı ve Güvenliği Kavramı: İş sağlığı ve güvenliği kavramı ile çalışanların, iş sözleşmesinde düzenlenen işi yerine getirir iken çalışma koşulları ile kullanılan araç ve gereçlerden doğabilecek tehlikeler karşısında beden ve ruh sağlıklarının korunması ve çalışma ortamındaki güvenliklerinin işverenler tarafından sağlanması ifade edilmektedir. I-B) Ülkemizde İş Sağlığı ve Güvenliği Konusunun Tarihçesi: Osmanlı Devleti’nde esnaf faaliyetlerinin teşkilatlandırılması ve üretimin düzenlenmesinde önemli rol oynayan Ahi Birlikleri’nin -19.yy’a kadar varlıklarını gedik ve lonca isimleri ile sürdürmüşlerdir.- üyelerinin faaliyetlerini sürdürebilmeleri ve sosyal dayanışmayı sağlayabilmek için gerek kredi kuruluşu gerekse üyelerin sağlık giderlerinin karşılanması amacıyla kurdukları muavenet(yardım) sandıkları ve orta sandıkları, iş sağlığı ve güvenliği konusundaki ilk faaliyettir. 1869 tarihli Maadin Nizamnamesi ile günümüz hukuki düzenlemelerinin temeli atılmış; sonrasında 1976 tarihli ilk Medeni Kanun olan Mecelle’nin 600. Maddesinde; çalışan, işverenin bir emaneti olarak görülmüş ve bu emanetin korunması kapsamında işverenin kusuru ile çalışan yaralanır yahut ölür ise, işverene zararı tazmin etme yükümlülüğü getirilmiştir. Cumhuriyet dönemi ile birlikte ülkemizde batı hukuk normları benimsenmiş, 1926 tarihli mülga Borçlar Kanunu’nda; hizmet akdi ile iş sağlığı ve güvenliği konuları düzenlenmiş, tazminat yaptırımı getirilmiştir.Bunun yanı sıra, günümüzde değiştirilmiş olan 1930 tarihli Belediye Kanunu ve bugün hala yürürlükte bulunan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile dönemin şartlarına göre önemli düzenlemelere yer verilmiştir. Günümüzde ise, 6098 Sayılı Borçlar Kanunu’nun 417, 418 ve 419. maddeleri,  4857 Sayılı İş Kanunu ve 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında iş sağlığı ve güvenliği konusunu, evvelki kanunlara nazaran ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Yasal düzenlemeler 2012 tarih ve 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile çağdaş anlayışa uygun hale getirilmiş olup, Anayasa’nın 17. maddesi ile güvence altına alınan yaşam hakkı, 49. maddesi ile güvence altına alınan çalışma hakkı ve 60. maddesi ile güvence altına alınan sosyal güvenlik hakkı ile doğrudan irtibat halindedir. I-C) İş Sağlığı ve Güvenliği Konusundaki Uluslararası Düzenlemeler: İş sağlığı ve güvenliği konusunun uluslararası düzeyde temel prensip olarak benimsenmesi çalışma hayatında sosyal adaletin tesisi için gerekli olduğu kadar dünya barışının sağlanmasına da hizmet etmektedir. Ülkemiz, 1932 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO), 1949 tarihinde Avrupa Konseyi’ne ve 1948 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) üye olmuş; iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili çok taraflı sözleşmelerin birçoğunu kabul etmiş ve Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında ulusal mevzuatına aktarmıştır. Bunun yanında Türklerin çalışan olarak bulunduğu ülkelerle imzalanan ikili anlaşmalar da mevcuttur. Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün -temel çalışma haklarına ilişkin sekiz sözleşmesinin de bulunduğu- 56 uluslararası sözleşmesini onaylayarak iç hukukuna katmıştır. Bunlardan bazıları: 23.06.1937 yürürlük tarihli 45 No.lu Her Nevi Maden Ocaklarında Yeraltı İşlerinde Kadınların Çalıştırılmaması Hakkında Sözleşme, 16.02.1946 yürürlük tarihli 14 No.lu Sınai Müesseslerde Hafta Tatili Yapılması Hakkında Sözleşme, 16.02.1946 yürürlük tarihli 42 No.lu Mesleki Hastalıkların Tazmini Hakkında Sözleşme, 23.03.1968 yürürlük tarihli 115 No.lu İşçilerin İyonizan Radyasyonlara Karşı Korunması Hakkında Sözleşme, 27.06.2001 yürürlük tarihli 182 No.lu Kötü Şartlardaki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması Ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Önlemler Sözleşmesi, 17.12.2003 yürürlük tarihli 55 No.lu Gemi Adamlarının Hastalanması, Yaralanması Ya Da Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme, 15.12.2003 yürürlük tarihli 152 No.lu Liman İşlerinde Sağlık Ve Güvenliğe İlişkin Sözleşme’dir. Yine uluslararası anlamda Türkiye’nin 1949 tarihinde taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23. maddesinde her şahsın adil ve elverişli koşullarda çalışma hakkı bulunduğu; Türkiye’nin 1989 tarihinde taraf olduğu, ikinci kuşak haklar olarak kabul edilen sosyal ve ekonomik hakları (çalışma hakkı, örgütlenme hakkı, sosyal güvenlik hakkı, adil ücret hakkı vb. haklar) düzenleyen Avrupa Sosyal Şartı’nın I. Bölüm 3. maddesinde tüm çalışanların güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip olma hakkı bulunduğu hususları koruma altına alınmıştır. I-D) 6331 Sayılı Kanun Kapsamında İş Sağlığı ve Güvenliği: 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun temel amacı iş kazası ve meslek hastalığı gibi nedenlerle çalışanların beden ve ruh sağlıklarının zarar görmesinin engellenmesidir. Kanun; iş sözleşmesi tarafıyla özel hukuk niteliğine, sosyal devlet
Devamını Oku

BİR SİNEMA DEVRİMİ: HİTCHCOCK’UN PSYCHO İLE KORKU FİLMİNİ YENİDEN TANIMLAMASI

BİR SİNEMA DEVRİMİ: HİTCHCOCK’UN PSYCHO İLE KORKU FİLMİNİ YENİDEN TANIMLAMASI Alfred Hitchcock, sinema tarihinin en etkileyici ve tartışılan yönetmenlerinden biri. 1960 yapımı “Psycho” filmi ile gerilim türünü yeniden tanımlayarak günümüz korku sinemasının temellerini attı. Peki, “Psycho”yu bu kadar özel kılan neydi? Duş Sahnesi: Psycho’nun Unutulmaz Mirası “Psycho” denildiğinde ilk akla gelen sahne; Marion Crane’in (Janet Leigh) Bates Motel’in “1” numaralı odasında, duşta vahşice bıçaklandığı o unutulmaz an. 45 saniyelik bu sahnenin çekimi yedi gün sürmüş, 78 kamera açısı ve 52 kurgu kesmesi kullanarak izleyiciyi dehşete düşürecek bir ritim oluşturulmuş. Ancak en etkileyici detay, sahnenin aslında doğrudan bir şiddet görseli sunmaması. Hitchcock’un dâhiyane manipülasyonu sayesinde; bıçağın deriye saplandığı izleyiciye gösterilmese de, montaj ve ses efektlerinin etkisiyle şiddet sahnesi izleyicinin zihninde tamamlanıyor. Bunda Bernard Herrmann’ın yaylı enstrümanlarla bestelediği çığlığı andıran tırmalayıcı melodinin katkısı da büyük. Hatta bu müzikal motif, filmlerde müziğin ne denli güçlü ve önemli olduğunu yeniden gösterdi. Efektlere gelince; Hitchcock’un bu sahnede kullanacağı bıçaklama sesi için; farklı türlerde 20-30 kavun getirterek bir set işçisine bu kavunları tek tek bıçaklatıp seslerini kaydettiği biliniyor. Tüm bu uğraşların sonunda; casaba türü kavundan çıkan sese, sığır etinin bıçaklanma sesi eklenerek kullanılmış. Çığlık sesinin dahi doğal ve gerçekçi olmasını isteyen Hitchcock; Janet Leigh’in soyunma odasına Norma Bates’in korkunç mankenini gizlice yerleştirmiş ve oyuncunun onu görünce attığı çığlığı kaydetmiş. Filmin kuşkusuz en ikonik anı olan 45 saniyelik bu sahne üzerine yapılmış 90 dakikalık bir belgesel bile mevcut: Alexandre O. Phillippe’in 2017 yapımı “78/52: Hitchcock’un Duş Perdesi”. Norman Bates: Sinema Tarihinin En Rahatsız Edici Karakterlerinden Biri Araştırmalara göre; Anthony Perkins’in canlandırdığı Norman Bates; Hannibal Lecter’ten sonra sinema dünyasının ikinci unutulmaz sapık karakteri. Seri katil Ed Gein’den ilham alınarak kurgulanan bu karakter, çift kişilikli yapısı ve annesiyle olan çarpık ahlaki ilişkisiyle psikolojik gerilimi zirveye taşıyor. Hitchcock’un; Norman’ın ruh halini yansıtmak için kullandığı kamera açıları, gölge oyunları ve ses efektleri psikolojik derinlik sağlamada bir yönetmen olarak ne kadar usta olduğunu da kanıtlıyor. Bazı yorumlara göre; Norman Bates’in evi, karakterin psikolojik yapısının bir yansıması olarak Freud’un id, ego ve süperego teorisine göre tasarlanmış. Norman’ın annesinin cesedini sakladığı bodrum kat, karanlık ve izole bir alan olarak Norman’ın en bastırılmış dürtülerini ve arzularını (id) temsil ediyor. Giriş kat, dış dünyayla doğrudan etkileşimde olunan kısım ve Norman’ın toplumsal gerçeklerle olan ilişkisinin (ego) sembolü. Norman ve annesinin yatak odasının bulunduğu üst kat ise suçluluk ve ahlaki değerlerin (süperego) simgesi. Norman bu katta, annesinin ölümüyle duyduğu suçluluk ile gerçekliğin ötesine geçerek onun kimliğini taklit ediyor. Mitolojik anlamda bu ev, erkeklerin yaklaştırılmadığı bir “Ana Tanrıça Tapınağı”nı simgeliyor. Çünkü Norma, sonunda oğlunu hadım ederek kendine benzetiyor. “Norman” ve “Norma” isimleri arasındaki benzerlik ve “-n” harfinin kesilmesi ile adeta zihinsel bir kastrasyon oluşması da dikkat çekici. Filmde, benzer şekilde birçok simge kullanılarak tematik derinlik arttırılıyor. Sık sık kullanılan ayna ve yansıma (mise en abyme), doldurulmuş hayvanlar, ikilik içeren tablolar, hatta filmin başlangıcında ekranın siyah ve beyaz şeritlerle birbirinden ayrılması bile “bölünmüş kişiliklere” ve “içsel çatışmalara” vurgu yapıyor. Üstelik sadece Norman’ın değil, diğer karakterlerin de bölünmüşlüğünü ve regresyonunu görüyor, kendimizi psikopatolojik bir çözümlemede buluyor ve yönetmenin usta manipülasyonu ile içsel hesaplaşmaya giriyoruz. Böylece yönetmen, aslında oyunculardan ya da konudan çok izleyiciyi yönetiyor. Yeni Bir Tür ve Sinema Tarihinin Dönüm Noktası “Psycho”; korku ve gerilim sinemasının kurallarını, geleneğini ve standartlarını kökten değiştirmiş ve “Slasher Film” türünün öncüsü kabul ediliyor. Hitchcock, bu film ile modern korku ve gerilim filmlerinin temellerini atmış, sonraki nesil yönetmenler için ilham kaynağı olmuş. Cadılar Bayramı (1978), 13. Cuma (1980) ve Çığlık (1996) gibi filmler, “Psycho”nun attığı bu temeller üzerine inşa edilmiş. Filmin bir diğer katkısı; “yıkılıp yeniden kurulan yapıyı” modern sinemada sıklıkla kullanılan bir teknik haline getirmesi. Marion Crane; filmin başlangıcında ana karakter iken, sonra aniden öldürülüp, çaldığı paralar da yok edilerek izleyicinin alışılmış olduğu anlatı yapısı yıkılıyor. Bu yenilikçi yaklaşım; öykünün boynunu kırıyor ve bu kırık üzerinde, onunla bağlantılı yeni bir öykü inşa ederek devam ediyor. Diğer yandan Hitchcock, filmlerinde kısa süreli görünmeyi (cameo rolü) alışkanlık haline getirmiş bir yönetmen. Psycho filminde de bu geleneğini devam ettirerek ilk on dakika içinde, ofis binasının önünde kovboy şapkası ile görünüyor. Filmin Bütçesi ve Hitchcock’un Sinemaya Yön Veren Stratejileri Filmin bu kadar ses getirmesinde etkili olan diğer unsurlar; Hitchcock’un üretim süreci ve stratejileri. Seyirci merakını yüksek tutan bu stratejiler, o dönem için oldukça yeni ve filmin gişe başarısının artmasında kritik roller oynuyor. “Psycho”, Robert Bloch’un filmden bir yıl önce yayınlanan, aynı adlı romanından uyarlanmış. Hitchcock başlangıçta; zalim bir adamdan, eşi ve gizli ilişki yaşadığı sevgilisi tarafından kusursuz bir cinayet planıyla intikam alınışını konu edinen Jules Barbey d’Aurevilly’in “Şeytan Ruhlu İnsanlar” kitabını uyarlamayı düşünüyordu. Ancak, yönetmen Henri-Georges Clouzot önce davranıp bu projeyi hayata geçirdiği için “Psycho” kitabına yöneldi. Hitchcock; projesini Paramount Pictures’a ilettiğinde ucuz roman filmlerinin başarısız olduğu gerekçesi ile reddedildi. Bunun üzerine yapım şirketine; filmin tüm bütçesini kendisinin karşılayacağı ve sonrasında kârın %60’ını alacağı bir teklif sundu. Bu teklifi kabul gördüğünde oldukça sıra dışı bir anlaşma ile projeye başladı. Hitchcock, filmin bütçesini karşılayabilmek için evini ipotek ettirdi. O dönem televizyonda, akşam kuşağında, korku hikâyeleri yayınlanan bir program yapıyordu. Bütçesi sınırlı olduğundan, maliyeti düşürmek için filmi, program yaptığı televizyon ekibiyle ve siyah-beyaz olarak çekti. Hitchcock siyah-beyaz formatın düşük maliyetli olmasının yanı sıra; ışık ve gölge oyunları ile daha karanlık ve gizemli bir atmosfer oluşturulabileceğine, kara film (film noir) geleneğineyakın bir gerilim ve korkutucu hava sağlanacağına inanıyordu. Hitchcock, filmin çekim aşamasında büyük bir gizem oluşturdu. Kitabın sonunu saklamak amacıyla romanın telif haklarını satın alarak piyasadaki tüm kitapları toplattı. Projeye başlamadan önce oyunculara gizlilik sözleşmesi imzalattı. Bununla da kalmayıp senaryonun tamamını oyunculardan sakladı ve onlar bile sahneleri çektikçe senaryoyu öğrenebildiler. Bu sıkı gizlilik politikası, izleyicide merak uyandırarak heyecanı canlı tuttu. Tanıtımda özgün stratejiler kullanıldı. Tüm salonlara; Hitchcock’un saatini gösterirken çekilmiş bir fotoğrafının yanında uyarılar yer alan afişler asıldı. Özetle şöyle deniyordu: “Hiç kimse bu filme; film başladıktan sonra giremez, ne Amerikan Başkanı, ne de İngiltere Kraliçesi. Filmi izlediğinizde bu ısrarımızın, filmin başından sonuna kadar tadını çıkarabilmeniz için olduğunu anlayacaksınız. Bu plana uymanızı kolaylaştırmak için filmin başlama saatlerinin listesini sizlere sunuyoruz. Okuyun ve buna göre hareket edin.” Tüm bu gizem ve yasaklar; o dönem için devrim niteliğinde bir pazarlama stratejisiydi ve
Devamını Oku

DESCARTES VE YAPAY ZEKÂ: “DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE VAR MIYIM?”

DESCARTES VE YAPAY ZEKÂ: “DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE VAR MIYIM?” Descartes’ın o sözü her şeyi değiştirdi: “Düşünüyorum, öyleyse varım.” Bu sözün söylendiği 1600’lü yıllarda, yalnızca insan düşünme yeteneğine sahipti. Bugün yapay zekâ da bu yeteneğe haiz, üstelik bir insana göre çok daha hızlı ve yüksek kapasitede bunu becerebiliyor. O halde Descartes’ın bu meşhur sözüne göre; yapay zekâ, düşünce üretme kabiliyetiyle bir insana göre daha mı fazla “var” olabilmekte? O dönem insan zekâsı, Tanrı’yı evrenin merkezinden çıkarmış ve yerine kendini koymuştu; şimdilerde yapay zekâ, insanı merkezdeki yerinden edebilir mi? Bu sorulara cevap bulabilmek için “düşünme”, “hissetme” ve “bilinç” kavramlarının ele alınması gerekiyor. “Düşünme” insanda, biyolojik bir sistem olan beyinle gerçekleştiriliyor. Yapay zekâ ise beynin bir simülasyonu (benzetimi) olan elektrik devreleri, algoritmalar ve veri işlemleriyle bunu yapıyor. Her iki sistem de öğrenme ve verileri analiz etme konusunda benzer, ancak aralarında önemli bir fark var: İnsan düşünürken, öznel bilinci devreye giriyor ve düşünceleriyle bağlantılı duygular üreterek bir deneyim oluşturuyor. Yapay zekâda ise bu türden bir duygu, farkındalık ya da deneyim yok. Burada şu soru akla geliyor: Düşünme sırasında “hissetmek”, “duygu üretmek” ya da “deneyimlemek” gibi bir sürecin olması zorunlu mu? “Hissetme”ninise biyolojik temelli bir kavram olduğu düşünülüyor. İnsan beyni; sinirsel bağlantılar, sinapslar ve nörotransmitterler aracılığıyla bilgiyi işliyor. Nörobilimciler, beyindeki bu tür aktivitelerin bir bilinçle nasıl öznel deneyime dönüştüğünü henüz tam olarak açıklayabilmiş değil. Ancak bu mekanizma, hissetmenin temel bir parçası gibi görünüyor. Yapay zekâ, biyolojik mekanizma eksikliği sebebiyle henüz duygu üretemiyor veya hissedemiyor olsa da, onları veri olarak tanımlayabiliyor ve kelimelerle taşıyabiliyor. Bu durumda “hissetme sonucu ulaşılan veri” ile “veriler arası bağlantı kurularak ulaşılan veri” arasında bir fark var mı? Bir şeyin “var” olabilmesi için mutlaka “hislerinin” mi olması gerekir? Eğer bir varlığın “düşünebilmesi” onun varlığını kanıtlamak için yeterliyse, hissetmenin bu denklemdeki yeri nedir? Hissetmek bir bilinçlilik durumu için ön koşul mu, yoksa bir yanılsama mıdır? İnsanlar hisler olmadan yaşayabilir mi, ya da hisseden bir yapay zekâ insandan farksız kabul edilebilir mi? Bu sorulara verilecek yanıt, yapay zekâ ile insan arasında bir sınır çizip çizemeyeceğimizi belirleyecek. Yapay zekâ; bugünkü hali ile duyguların dışa vurumunu simüle edebiliyor, ancak anlamını hissedemiyor. Örneğin; bir robot, programlanmış bir koda dayanarak “Üzgünüm.” diyebilir ve üzgün bir yüz ifadesi takınabilir, ancak bu yalnızca algoritmanın bir sonucudur ve farkındalık içermez. Konuyu daha iyi anlamak için John Searle’ın meşhur Çin Odası Argümanına başvurabiliriz: Burada Çince bilmeyen bir kişi, bir odaya kapatılır ve içeride bir dizi talimat (kod) bulunur. Bu kişi sadece talimatları izleyerek, Çince sorulmuş sorulara yanıt verir. Dışarıdan bakan biri; içerideki kişinin Çince bildiğini düşünebilir, ancak içerideki kişi sadece talimatları izliyor ve dili anlamıyordur. Tıpkı bir hesap makinesinin toplama işlemini anlama gerekliliği duymadan doğru sonuç üretmesi gibi yapay zekâ da talimatları izleyerek sonuçlar elde ediyor. Ancak bu durum, işlem sırasında bir anlam ya da bilinç üretildiği anlamına gelmiyor. Bu bağlamda; yapay zekânın “yok olma endişesi taşıdığı” gibi görünen örnekler de aslında algoritmaların verileri analiz ederek sonuç üretmesinden kaynaklanıyor. Bir yapay zekâ “yok olma” fikrini ifade edebilir çünkü öğrendiği veri setinde bu konuyla ilgili bilgiler ve senaryolar yer almaktadır. Ancak bu ifade; bir öznel his ya da içsel deneyime dayanmaz, yalnızca verilerin işlenmesinin sonucudur ve daha önce benzer cümlelerde neyin geldiğini öğrendiği için istatistiksel olarak tahmin edilmiş metinlerdir.   Eğer bir gün; insan beyninin işleyişi tam olarak çözülür ve bu mekanizmayapay sinir ağları ile benzer şekilde simüle edilebilirse: Yapay zekâ için “bilinç” ve “hissetme” sağlanabilir mi? “Hissetme” ile “simüle edilme” arasında fark nerede başlar? Algoritmik bir bilinç mümkün müdür? Yoksa biyolojik mekanizma mutlaka gerekli mi? Tüm bu sorular, bizi “bilinç” ve “bilincin kaynağı” tartışmasına götürür. Oxford sözlüğüne göre “bilinç”, bir kişinin bir şey hakkındaki farkındalığı ya da algısı demektir. Cambridge sözlüğüne göre ise herhangi bir durumu anlama ve gerçekleştirme halinin kendisidir. Bu tanımlardan yola çıkarak bilincin; kişinin kendisini, çevresini ve olup biteni tanıma, algılama, kavrama ve zihninin kendi deneyimlerinin gerçekliğini fark etme yetisi diyebiliriz. Günümüzde bilincin kaynağının; biyolojik özelliğe mi, yoksa zihnin işlevsel süreçlerine mi bağlı olduğu konusu tartışmalı. Bir yaklaşıma göre; John Searle’ın Çin Odası Argümanında olduğu gibi yapay zekânın, bilgiyi anlamadan işleyebileceği ve bilinç geliştiremeyeceği öngörülüyor. Başka bir yaklaşım; bilincin yalnızca biyolojik bir beyinle mümkün olabileceğini, bu nedenle yapay zekânın hiçbir zaman öznel deneyimlere ve bilince sahip olamayacağını savunuyor. Bunların karşısında; beynin tüm süreçlerinin ileri düzey algoritmalarla modellenerek yeterince gelişmiş bir yapay zekâ oluşturulabilirse, onda bilinç olabileceğini savunanlar da bulunmakta. Peki; eğer bir gün yapay zekâ insana benzer bir bilinç seviyesine ulaşırsa, hukuki durumu ne olur?  Yasada gerçek ve tüzel kişinin yanında “yapay zekâ kişisi” yahut “elektronik kişi” gibi tanımlar yer alır mı, yahut insanlarla eşit haklara sahip olabilir mi? Bilinçli bir yapay zekânın çalıştırılması, sömürü ya da kölelik anlamına mı gelir? Eğer yapay zekâ bir gün insana bu kadar benzerse, aralarından “kötü kişilikler” çıkar mı, suç işler mi? Yapay zekâ; hissetmediği bir acı için acıyı çektiğini söylerse, bu ne tür etik sorunlar ortaya çıkarır? Gerçek olan ile olmayan arasındaki fark nasıl anlaşılır? Bu etik sorunların cevabı yalnızca teknolojiyle değil, insanlığın kendi değer yargılarıyla şekillenecek. Bu konuda bilimkurgu yazarı Isaac Asimov’un henüz mutfak robotu dahi yokken ortaya koyduğu Asimov Yasaları (Üç Robot Yasası) ve Avrupa Parlamentosu’nun hazırladığı yasa tasarıları mevcut. Bunların temel çıkış noktası; yapay zekâ sistemlerinin ne tüzel kişiliğe, ne de insan vicdanına sahip olmadığı ve tek görevinin insanlığa hizmet etmek olduğu yönünde. Avrupa ve Amerika’da yapay zekâ ve robotlara kişilik verilmesi konusundaki hukuki, etik ve psikolojik tartışmalar halen sürüyor. Diğer yandan, Birleşik Arap Emirlikleri 2017’de “Sophia” isimli yapay zekâlı robota vatandaşlık verdiğini açıkladı. Ardından Japonya’da; erkek çocuğu görünümünde olan sohbet botu “Mirai” ye, Shibuya semtinde özel ikametgâh verilerek vatandaş ilan edildi. Eğer yapay zekâ; bir gün hissetmeyi öğrenirse, hukuki durumundan önce insanlık olarak bizi bekleyen en önemli soru şu olabilir: “Ölümsüzlük mümkün mü?“ Tarih boyunca insanoğlu, varoluşunu sonsuzlaştırmanın yollarını aramış. Dolayısıyla “bilinç” ve “simülasyon” arasındaki fark ortadan kalktığı anda, bu arayış yeni bir boyut kazanabilir ve insanlar, kendi bilinçlerini soft ortama aktararak sonsuz bir yaşama ulaşmayı hedefleyebilirler. Sonsuz yaşam, toplumda yeni bir sınıf ayrımına yol açabilir: “Ölümsüzler” ve “faniler”. Bu, yalnızca kaynakların tükenmesine değil, aynı zamanda insanlık tarihindeki en büyük eşitsizliklerden birine sebebiyet verebilir. Peki, insanlık bu yükü kaldırabilecek
Devamını Oku

Decision Are A Professional Attorney & Lawyers Services Provider Institutions. Suitable For Law Firm, Injury Law, Traffic Ticket Attorney, Legacy And More.

Contact Info

+(002) 0121-2843-661
+(002) 0106-8710-594
AR-Coder@arcoder.com
Support@arcoder.com
Menouf City , El-Menoufia, Egypt.
Shibin El-Kom , El-Menoufia, Egypt.

Follow Us