Jülide Oktay

Yıl: 2024

ERŞAN KUNERİ: SİNEMA TARİHİNE MİZAHİ BİR YOLCULUK

İlk sezonuyla oldukça ses getiren Erşan Kuneri’nin ikinci sezonu Ekim ayında izleyicilerle buluştu. Üreticisi Cem Yılmaz olunca yeni sezon; yayına girer girmez çok izlendi, çok konuşuldu. Diziye adını veren Erşan Kuneri karakterini, ilk olarak G.O.R.A filminde kaçak sigara bulundurmaktan tutuklanan bir porno film yapımcısı ve oyuncusu olarak gördüğümüzden bu diziye spinoffdiyebiliriz. Protagonisti Erşan Kuneri, hapisten çıktıktan sonra sektörde porno yerine farklı film türlerinde iş yapma kararı alıyor. Dizinin her bir bölümünde esasen onun bu karar çerçevesinde ürettiği işleri izliyoruz. Absürt ve groteskmizah anlayışıyla ilmek ilmek dokunmuş yapım, her bölümde farklı tür ve kurgularıyla izleyiciye çok katmanlı deneyim sunuyor. İlk anda göze çarpanlar dönemsel öğeler ve nostaljik atmosferi. Senaryo ve çekim tekniklerinden dekoruna, mekânlardan kostümlerine kadar öyle ayrıntılar mevcut ki yapılan işe özen gösterildiği açık. Yapım, genel olarak “anımsatma” veya “anıştırma” üzerine kurulmuş. Dizinin adı Sean Connery’ye; karakterler Kara Murat, Tosun Paşa, Süperman; replikler Yeşilçam; kabare Lüküs Hayat; görseller Taxi Driver gibi yapımlara göz kırpıyor. Yeşilçam denilince Kartal Tibet senaryolarına ve Kemal Sunal filmlerine ilham olan Charlie Chaplin de unutulmamış. Dizi, şimdilik iki sezondan oluşuyor. Her bir sezonda 38-56 dk. arasında değişen sekiz bölüm mevcut. Bölümler; aksiyon, korku, dram, romantik gibi farklı film türlerinin parodisini içermekle birlikte Türk sinema kültürüne ve sinema tarihine göndermelerle dolu. Diziye hakim olan dönem ruhu sebebiyle “anlayabildiğin kadarını görme” söz konusu. Dolayısıyla belli yaşta olmayan yahut belli yapımları izlememiş izleyiciler birçok ayrıntıyı kaçırabilirler. İlk sezonu, Mayıs 2022’de yayınlandı. Bu sıra dışı prodüksiyon, eski film tekniklerini mizahi bir dille yeniden ortaya koyan, cesur ve yenilikçi yapısıyla dikkat çekti. Çağlar Çorumlu’nun iyi oyunculuğu ve kadın kılığına girdiği “Kooperatif Kemal” bölümünde “Türkan aplamlar gelmesin!” repliği; “He-Man” ve “Süperman” anımsatması yapılan “Er-Man” bölümünde “Seni evrenden istemiş.”, “Koş koş, b.k var yetiş!” gibi replikler ve eşin memnun edilemez halleri çok konuşulan sahneler arasında yer aldı. İkinci sezon, Erşan Kuneri karakterinin yaşlanmış hali ile başlıyor. Bu sezonda konunun daha az karikatürize edildiğini, yan karakterlere daha fazla yer verildiğini ve bazı eklemelerle izleyici kitlesinin genişletilmeye çalışıldığını görüyoruz. Dramatik öğelerin artması ise yer yer hikayenin temposunu düşürüyor ve bazı sahnelerde absürt mizah ile denge sağlamada zorlanarak komediyi ikinci plana atıyor. Yapım, üreticisinin yeteneğini ortaya koyuyor ve genel anlamda hoşa gidiyor olsa da yeterli derinliğe ulaşamıyor. Her iki sezonda da anlatım, erkek dünyasına ve erkek bakış açısına dayanıyor.Öyle ki, bazı sahnelerde kadın karakterlere bile bariz şekilde eril aklın ürünü olan replikler yazılmış. Kadın karakterler, ya anne kimliğiyle ya da cinselliğiyle öne çıkıyor; adeta varoluş sebepleri ve hayattaki rolleri bunlarla sınırlıymış gibi. Dizide kadınlara yönelik olumlu sözler söylense de, genel atmosfer ne yazık ki başka mesajlar veriyor. Hatta dizinin afişinde ve Kuneri Film şirketinin logosunda yer alan simgenin dahi kadın cinselliğine bir gönderme olduğu yorumları yapılıyor. Ebenin avı, Amin Feryadi, doyamadım ama, Faqbadi gibi kelime oyunları üzerine inşa edilmiş cinsel espriler eleştiri almamış olsa da, “Meyvenin hamı, sıskanın a.ı” gibi argo klişeler ve küfürler ağır, abartılı ve izleyiciyi rahatsız edebilecek kadar sert bulunuyor. Üstelik bu tür repliklerin zaman zaman kadın karakterlere söyletilmesi, durumu değiştirmiyor. İlk sezonunda bu konu üzerinde çokça eleştiri alan dizi, ikinci sezonda aynı üslubu sürdürmeye devam ediyor. Bu durum, kadın izleyicilerin diziden kopmasına yol açarken, onları “Sanat; sanat için mi, halk için mi?” tartışmasından uzaklaştırıp “Sanat, erkek için mi?” sorusunu sormaya itiyor. Cem Yılmaz’ın seyirciyi umursamaz bakış açısı ve başına buyruk tekniğinde kullandığı bir dizi cinsel argoda kendini gösteren ürpertici değişkenlik, kadın izleyicileri kaybetmesine sebep oluyor. Bu detaylara takılmadığınız takdirde, ikinci sezon; klasik komediyi aşan senaryosu, dönem atmosferi, kostümleri, mekânları ve görselleriyle beklentileri fazlasıyla karşılıyor. Yapım, gülmeye hasret kaldığımız bu dönemde hem bu özlemimizi gideriyor, hem de her gün başka bir gündemle meşgul olan zihnimizi sakin havasıyla bir nebze dinlendiriyor. Kişisel olarak ikinci sezonu, birinci sezona kıyasla daha çok beğendim. Aradaki iki yıllık tecrübe farkının açıkça yapıya yansıdığına inanıyorum. İkinci sezon beğenilecek ve paylaşılacak pek çok sahne barındırıyor. Şahsen en çok güldüğüm anlar “Acı Baba” bölümünde “Medet babanın başında beliren hare” ve işlerin aniden Uğur Dündar’a bağlanması oldu. Cem Yılmaz ve Erşan Kuneri ekibini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum. CUMHURİYETİMİZİN 101. YILI COŞKUYLA KUTLU OLSUN.
Devamını Oku

TÜRKİYE, HAYIRSIZ ADA’YA DÖNÜŞÜYOR!

TÜRKİYE, HAYIRSIZ ADA’YA DÖNÜŞÜYOR! Mecliste bugün görüşülecek bir yasa tasarısı var. Tasarının Gündemi: Yıllardır kısırlaştırma yapmayan Belediyeler, denetim yapmayan Bakanlıklar, 2004 tarihli Hayvanları Koruma Kanunu’nun yetersizliği, üretimin durdurulmaması ve bir heves uğruna alınıp sokağa atılan hayvanlar sebebiyle artmış olan sokak köpeği popülasyonu. Sunulan Çözüm: Türkiye’deki tüm köpeklerin toplanarak “İTLAF”edilmesi, meğerki sahiplenilsin. Üstelik “ölüm” sadece saldırı gerçekleştiren “o köpek”için değil; hiçbir saldırganlığı gözlemlenmeyen, insanlara alışmış, uslu, sefil ve masumca sokaklarda dolaşan diğer köpekler için de reva görülüyor. Yaşam ve rehabilite hakkı yok sayılıyor. Oysaki;mevcut 5199 Sayılı Yasa, sokak hayvanlarının “Korunmaya Değer Varlıklar” olduğunu kabul etmiş, onların “Rahat Yaşamalarını Temin” amacı ile çıkarılmıştı. Adı üstünde HAYVANLARIN KORUNMASI Kanunu. Oysaki; İdarelerin görevi, bulundukları yerdeki canlılığı insan, hayvan ve bitkiler de dâhil olmak üzere korumak ve sürdürülmesini sağlamak olmalıydı. Oysaki; meselenin çözümü “itlaf yapılmadan” üstelik mevcut ekonomik kriz ortamında “düşük maliyetle” sağlanabilecekti. Daha birçok “oysaki” mevcut. Halk tepkili. Halkın parasının, halka rağmen “yüksek maliyetli” zehire harcanması, düşük maliyetle “yaşatmak” varken, yüksek maliyetle “ölümde” ısrar edilmesi merhametsizlik ile yorumlanıyor. Tarihe bakıldığında “İtlaf” nerede ve hangi zamanda vuku bulursa bulsun eninde sonunda felaketle sonuçlanmış. Kendi tarihimizden başlayacak olursak: Yabancı devletin ültimatomu neticesinde alınmış bir karar ile sokak köpeklerinin toplatılması salık verilmişti. Halk, fethedilen topraklara Türkler tarafından getirilen ve bulundukları sokaklarda “Türk Hâkimiyetinin bir göstergesi” kabul edilen köpeklerle yaşamaktan memnundu. Baskı altında verilmiş bu kararın uğursuzluk getireceğine inanıyor,tepkili ve onur kırıcı toplama görevini üstlenmek istemiyordu. Böyle olunca iş serseri tayfasına, işsiz-güçsüz ve haydutlara yaptırıldı. Onlar da demir kıskaçlarla zavallı köpekleri nerelerinden rast getirirlerse kan-revan içinde yakalayıp önce Tophane’ye, oradan mavnalar ile taşıyarak ne bir yudum su, ne de bir dikili ağacın bulunduğu kayalık vasıflı Sivri Ada’ya bıraktılar. Çorak Ada’da aç ve susuz kalan köpeklerin yürek parçalayan iniltileri neredeyse 15 km. uzaktaki İstanbul’dan bile işitilmişti. Zavallıcıklar; açlıktan ve çaresizlikten birbirlerini yemiş, ne zaman ki adanın yakınlarından bir kayık geçse, bütün saflıklarıyla onlara veya kıyıya ulaşmaya çalışırken denizde boğularak can vermişlerdi. Bu olaydan kısa süre sonra musibetler baş gösterdi. İstanbul’da tarihinin en büyük yangını çıktı, Kapalıçarşı dâhil birçok yer zarar gördü. Marmara Denizi’nde deprem oldu, İstanbul ve çevre illerde ciddi zararlar meydana geldi. Mısır Ordusu Anadolu’yu işgal etti, Balkan Savaşları neticesinde devlet büyük topraklar kaybetti. Bu felaketler sonrasında Sivri Ada’ya “HAYIRSIZ ADA” denilmeye başlandı. Avrupa’ya baktığımızda: Orta Çağda, Papa’nın kedi fobisi sebebiyle verdiği bir fetvada: “Kedilerin Şeytan olduğunu, bu yüzden cadıların büyü yaparken onları kullandığını” söylemesi üzerine insanlar, kedileri yakalayıp öldürene kadar dövmüş, çuvallara doldurarak diri diri yakmış, kulelerden aşağı fırlatmış ve türlü işkencelerle onları öldürerek büyük bir katliama sebep olmuşlardı. Bu eylemlerin bir sonucu olarak, kedilerin bulunmadığı şehirlerde fareler çoğalmış, bulaştırdıkları vebasebebiyle salgın baş göstermiş ve 26.000.000 insan hayatını kaybetmişti. İki yıl önce, 2020 yılında: 2.000 otelin ve 1,2 milyon evin yüzme havuzunun bulunduğu, “havuzlu ev oranında Dünya birincisi” olan Avustralya’da; “çok su içtiği” ve “su kaynaklarını tükettiği” gerekçeleri ile yaklaşık 10.000 yabani deve helikopterlerden açılan ateşle öldürüldü. Olayın hemen sonrasında büyük seloldu, su baskını sebebiyle şehirler su altında kaldı ve birçok insan hayatını kaybetti. Tarih, şimdilerde tekerrür ediyor. Geçmişten ders alınmaz ve bu tasarı yasalaşarak tüm Türkiye’de köpekler “itlaf” edilir ise, bedeli Türkiye’yi Hayırsız Yarımada’ya dönüştürmez mi?  
Devamını Oku

MONA LİSA’NIN PEŞİNDE – SANAT VE PR

MONA LİSA’NIN PEŞİNDE – SANAT VE PR Bu manşetler 1911 tarihinden. Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa adlı tablosu, esrarengiz bir eser hırsızlığı ile gündeme gelerek Dünya çapında bilinirlik kazandı. Şöhreti sadece belirli bir zümreyi değil, sıradan insanları da kapsamayı başaran ilk sanat eseri oldu.  Peki, neydi bu eser hırsızlığını gizemli yapan? Elbette ki tablonun, sıkı güvenlik önlemlerine rağmen sergilenmekte olduğu Dünya’nın en büyük müzelerinden biri sayılan Louvre’dan çalınması. Olaya gelince; o tarihlerde Louvre Müzesi’nde, sanat eğitimini destekleme amacıyla şövale ve resim malzemeleri bulundurulan odalar mevcuttu. Resim yapmak isteyen ziyaretçiler ve bilhassa genç ressamlar, bu malzemeleri kullanarak müze koleksiyonundaki eserlerin kopyasını yaparlar ve bu yolla usta ressamların tekniklerini öğrenmeye çalışırlardı. Fransız ressam Louis Béroud da benzer bir amaçla Mona Lisa au Louvre (Louvre’daki Mona Lisa) adlı tablosuna başlamak üzere 22 Ağustos 1911, salı sabahındamüzeye gelmiş fakat tablonun yerinde olmadığını görmüştü. Görevliye sorduğunda, tablonun başka bir yere taşınmış yahut pazarlama amacıyla fotoğraflanmak için götürülmüş olabileceği cevabını aldı. Kesin bilgiye ulaşmak için güvenlikten arşive, bölüm başkanından o sırada tatilde olan müze müdürüne kadar birçok personel ile irtibata geçildi fakat kimsenin bilgisi bulunmadığı öğrenilince tablonun kayıp olduğu anlaşıldı. Durum, derhal polise ihbar edildi. Louvre Müzesi; yetmiş iki dönümlük geniş bir arazide kurulu olduğundan, içinde ayrıntılı arama yapmak ve polis soruşturmasının rahat yürütülebilmesini sağlamak amacıyla bir haftalığına ziyarete kapatıldı. Bu sürenin sonunda tablonun ihbardan bir gün önce ve müzenin kapalı olduğu 21 Ağustos 1911, pazartesi günü çalındığı ortaya çıktı. Elde edilen tek ipucu da hırsızın parmak izini taşıyan çerçeve oldu. Polis, tabloyu işi bilen birinin el çabukluğu ile çalmış olabileceğinden şüphelendiğinden öncelikle müze çalışanlarının parmak izleri alınarak kıyasen incelendi fakat hiçbiri çerçevedeki izle uyuşmadı. Louvre Müzesi, Mona Lisa’nın çalınmasından kısa bir süre önce koruma tedbiri mahiyetinde tabloların ön kısımlarını camla kapatma kararı almıştı. Hatta bu durumdan hoşnut olmayan sanat eleştirmenleri “Tablolara bakarken onu görmek yerine, ışık sebebiyle camdan kendi yansımamızı görüyoruz.” diyerek karara şiddetle karşı çıkmışlar, Müze Yönetimi cevaben yaptığı açıklama ile “Sanat, zaten bizim bir yansımamız değil midir? ” diyerek eleştirileri ustaca savuşturmuş ve bu iş için geçici cam işçileri istihdam etmekteydi. Polis memurları, geçici cam işçilerini de sorgulamış fakat bir neticeye ulaşılamayınca Mona Lisa’nın çalındığı resmi olarak açıklanmıştı. Olay, basında geniş yer edindi. Gazetelerde “Mona Lisa Nerede”, “Leonardo’nun Ünlü Başyapıtı Kayıp” gibi manşetlerle ardı ardına haberlerin yayınlanması üzerine bir hafta içerisinde tüm Paris’in, bir ay içerisinde tüm Fransa’nın ve bir yıl içerisinde de tüm Dünya’nın olaydan haberi olmuş, artık Dünya’da Leonardo da Vinci’yi ve Mona Lisa‘yı duymayan kalmamıştı. Olayın bu denli yayılması sonrasında tablonun bulunması için uluslararası operasyon başlatılmış, başına da ilk kez parmak izi yöntemiyle cinayet çözen; suçlularla ilgili fotoğraf, kan grubu, parmak izi gibi verilerinin toplandığı kataloglama sistemini kuran ve Sherlock Holmes romanlarına ilham olduğu söylenen Fransız polis memuru Alphonse Bertillon getirilmişti. Soruşturmaya destek verme amacıyla tablonun fotoğraflarından kartpostallar ve el ilanları bastırılarak caddelerde dağıtılmış, yine posterleri yapılarak dükkân vitrinlerine ve duvarlara asılmıştı. Uluslararası operasyonun başlatılmasından sonra sigaradan çikolataya, giysiden kibrit kutusuna kadar neredeyse her ürünün üzerinde eşsiz gülüşüyle Mona Lisa belirdi. Hatta gösterilerde dahi sahne aralarında elindeki Mona Lisa posterini seyirciye doğrultarak “Aranıyor, gören oldu mu?” diye seslenen kişiler yer almaktaydı. Halkın asıl ilgisi, tablo hakkında bilgi sağlayacak kişilere 50.000-Frank (Bugünün değeri ile yaklaşık 200.000-Euro) para ödülü verileceği duyurulduğunda oluşmuştu. Ödülü alabilmek için altmıştan fazla özel dedektif tablonun peşine düştü. O tarihlerde maddi sıkıntıda olduğu söylenen Honore Joseph Gery Pieret, para ödülü duyurulduktan sonra: “Louvre Müzesi’nden üç yıl kadar önce bir kısım Antik İber Heykelciği ve Geleneksel Afrika Maskeleri çaldığını; bunları ünlü ressam Pablo Picasso ile yakın arkadaşı ünlü şair Guillaume Apollinaire’e sattığını” itiraf ederek Mona Lisa’yı da onların çalmış olabileceğinden şüphelendiğini açıkladı. Bu itiraf üzerine Picasso ve Apollinaire’in nasıl bir panik yaşadığını o dönem Picasso’nun sevgilisi ve resim modeli olan Fernande Olivier şöyle aktaracaktı: “İkisini de görebiliyorum: korkudan sersemlemiş pişman çocuklar ve ülkeden kaçma planları yapıyorlar. Tehlikeli nesnelerden derhal kurtulmaya; o gece dışarı çıkmaya ve heykellerin bulunduğu bavulu Seine Nehri’ne atmaya karar verdiler. Bavulları taşıyarak gece yarısına doğru yaya olarak yola çıktılar. Sabahın ikisinde yorgun argın geri döndüler. Bavullar ve içindekiler hâlâ ellerindeydi. Bir aşağı bir yukarı dolaşmışlar, bu umutsuz görevlerini asla tamamlayamamışlardı. Takip edildiklerini düşünüyorlardı. Hayal güçleri, her biri bir öncekinden daha fantastik olan binlerce olası olay hayal etti.” Picasso ve Apollinaire, korktukları gibi hırsızlık şüphesiyle gözaltına alındılar. Polis sorguları Alphonse Bertillon tarafından yapılmış ve tuttuğu tutanakta Picasso’nun sorgu sırasında çocuklar gibi ağladığı hususuna da yer vermişti. Şüpheliler, emniyet işlemleri tamamlandıktan sonra mahkemeye sevk edildiler. Dönemin sosyo-politik yapısında milliyetçilik yükselmiş, kamuoyunda sosyal bir hastalık olarak yabancı düşmanlığı hâkimdi. Pablo Picasso bir İspanyol, Guillaume Apollinaire de İtalyan-Leh asıllı olunca kamuoyunda yoğun bir linç kampanyasına maruz bırakılmışlardı. Bu iki genç sanatçının duruşmalardaki korkudan ne yapacağını bilmez tavırları ve panikle verilmiş tutarsız ifadeleri yargılamayı magazinsel bir olaya dönüştürdü. Picasso savunmasında; çalıntı heykel ve maskeleri kendisini meşhur eden, sanat tarihinde kübizm ve modernizmin doğuşu olarak kabul edilen Les Demoiselles d’Avignon (Avignonlu Kızlar,1907) tablosundaki kızların yüzlerini resmetmede kullanmak için satın aldığını söylemesi bir yana, yakın arkadaşı olan diğer sanık Apollinaire’i tanımadığını bile beyan etmişti. Satın aldıkları çalıntı eserleri müzeye iade eden bu iki sanatçı, dört gün süren yargılamanın sonunda; tablonun çalınması konusunda suçsuz bulunarak salıverildiler. Bu sırada Mona Lisa’nın boş çerçevesi de ziyaretçi rekoru kırmakta idi. Dünya’nın dört bir yanından gelen ziyaretçiler Louvre Müzesi’ne akın ediyor, boş çerçevenin önünde sıralar oluşturuyor ve çerçevenin altına çiçekler bırakıyorlardı. Müzenin aylık ziyaretçi sayısı, evvelki dönemin yıllık ziyaretçi sayısını geçmişti. Mona Lisa, iki yıldan uzun bir süre bulunamadı. Kayıp kaldığı zaman zarfında tablonun nerede olduğu öyle merak edildi ki, Leonardo Da Vinci hakkında araştırmalar yapıldı. El yazması notları ve defterleri ortaya çıktığında;anatomi, mimarlık, mühendislik, felsefe ve resim gibi birçok alanda başarılı çalışmalar yaptığı görüldü ve “Rönesans Dönemi Dâhisi” olarak anılmaya başlandı.Tersten yazılar yazmış olması ve tuhaf eskizlerinin bulunması abartılarak bunlar üzerinden onlarca gizemli hikâye kurgulanmıştı. Tabloyu bir tarikatın çaldığı yahut işin arkasında çok zengin iş adamlarının bulunduğu yönünde varsayımlar ortaya atıldı. Mona Lisa; nihayetinde 13 Aralık 1913 tarihinde, İtalya’nın Floransa şehrinde bulundu. Hırsızın, Louvre Müzesi’nde geçici cam işçiliği yapan Vincenzo Peruggia olduğu açıklandı. Peki; polisler olayın en başında geçici cam işçilerini sorgulamamışlar mıydı, Vincenzo nasıl kaçabilmişti? Geçici cam çalışanları, sorgu sırasında
Devamını Oku

HAYVAN HAKLARI KONUSUNDA BÜYÜK BİR KANUN BOŞLUĞU VAR

HAYVAN HAKLARI KONUSUNDA BÜYÜK BİR KANUN BOŞLUĞU VAR Bugünlerde İdarelerin bazı kararlar alarak, sokak hayvanlarını yoğun bir şekilde topladıklarına şahit oluyoruz. Temelinde elbette ki, çevre ahlakından uzak ve tür egoizmi içeren “antroposentrik düşünce” yatmakta. Oysaki İdarelerin görevi; bulundukları yerdeki canlılığı insan, hayvan ve bitkiler de dâhil olmak üzere korumak ve sürdürülmesini sağlamak olmalı. Yıllardır dile getirilmesine rağmen, Belediyeler tarafından hayvanların hem çoğalmasını, hem de agresyonunu azaltan kısırlaştırmalara yeterli bütçeler ayırılmamış olmalı. Çünkü gelinen noktada, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak sokaktaki hayvanların sayısı artmış durumda. Üstelik bu artış, zor sokak şartlarında tehlikeleri atlatamayıp can veren hayvanların sayıca çok olmasına rağmen gerçekleşmiş. Şimdilerde çözüm olarak; zamanında kısırlaştırma projelerine ayrılmayan bütçelerle verilmiş 47 milyon lirayı geçen barınak ihaleleri sunuluyor. Peki, Barınaklar yaptırılıyor ama barınağın hukuki tanımı nedir? Muhasebesi, idaresi nasıl yapılmalı ve içindeki hayvanlara nasıl davranılmalıdır? Personeli nasıl seçilir veya denetimi nasıl sağlanır? Aynı mantığı devam eden toplama işlemleri için uyguladığımızda; hayvanlar hangi sebeplerle toplanabilir? Toplama ve yakalama nasıl gerçekleştirilmeli, toplanan hayvanlar nereye götürülmelidir? İtlaf yapılacaksa hangi usul ve gerekçelerle yapılmalıdır? Ne yazık ki, ülkemizde bu soruların cevabını bulabileceğimiz yasal bir düzenleme yok. Bu konuda büyük bir boşluk bulunduğundan yasanın olmadığı yerde, yasaya uygunluk da denetlenemeyeceği için ceza verilemiyor. Böyle olunca, bu yasal boşluklar kötü niyetli kişiler tarafından kullanılıyor, ceza korkusu olmadan suiistimal ediliyor ve keyfi tutumlar sergileniyor. Kanunlar, kötü niyetin himaye edilmemesi için vardır. Kanunun olmadığı yerde, boşluklar daima kötü niyetli kişilerce suiistimal edilir. Bu sebeple örnek gösterilen barınaklarda bile; personel tarafından köpeklerin kafalarına kürekle vurularak öldürüldüğü, uzun bayram tatillerinde personelin hayvanlara mama ve su bırakmadan tatile çıkması sebebiyle hayvanların açlıktan öldüğü veya birbirlerini yemek zorunda bırakıldığı üzücü manzaralarla karşılaştık. Bazı barınaklarda, kötü niyetli bir takım personelin bağış olarak gönderilen mamaları murad edildiği gibi hayvanlara vermeyip internette sattığı ve parasını da zimmetine geçirdiği yönündekiiddiaları bile bu kulaklar duydu. Üstelik gün geçmiyor ki; hayvanların hunharca öldürüldüğü, eziyet edilerek sakat bırakıldığı yahut türlü kötü muamelelere maruz kaldığı yönünde paylaşımlar yapılmasın ve hayvanseverlerin kalbi kırılmasın. 5199 Sayılı Kanun “hayvanların korunmaya muhtaç varlıklar” olduğunu kabul etmekle birlikte, mevcuttaki hukuki ihtiyacı karşılayamamakta. Kötü niyetin himaye edilmemesi, hayvanlara yönelik işlemlerin denetimi ve keyfi uygulamaların önüne geçilmesi için hukukçuların, hayvanlar konusunda bilgili kişilerin ve sivil toplum kuruluşlarının da görüşü alınarak ivedilikle hayvan hakları konusunda yasal bir düzenleme yapılması gerek. Üstelik bu düzenleme; sadece sahipsiz hayvanları değil, sahipli hayvanları da kapsayacak şekilde olmalı. Kanun çıkarılmadığı takdirde; mevcuttaki birçok barınak gibi, ihale olunan barınaklar da kullanıma açıldığında denetlenemeyecek ve kötü niyetli uygulamalar sebebiyle bu yerlere “toplama kampı” yahut “hayvan hapishanesi” gibi yakıştırmalar yapılmaya devam edilecek. Buna acilen dur demeli ve çözüm üretmeliyiz.
Devamını Oku

Decision Are A Professional Attorney & Lawyers Services Provider Institutions. Suitable For Law Firm, Injury Law, Traffic Ticket Attorney, Legacy And More.

Contact Info

+(002) 0121-2843-661
+(002) 0106-8710-594
AR-Coder@arcoder.com
Support@arcoder.com
Menouf City , El-Menoufia, Egypt.
Shibin El-Kom , El-Menoufia, Egypt.

Follow Us